İnsanoğlu kenti icat etmemiş daha çok kent; insanı, insana özgü gelenekleri ve alışkanlıkları yaratmıştır.
Bildiğimiz anlamıyla kent, büyük olasılıkla İ.Ö 6. ve 1. binyıl arasında Asya kıtasında ortaya çıkmıştır. Ancak şehir fikri, Yunanistan’da, şehir- devlet ya da “polis” ile doruğa ulaşmıştır. İşte bu yüzden Aristoteles bunu, “soylu bir amaç için ortak yaşam” olarak tarif eder.
Roma İmparatorluğu’nu yaratan Roma kenti düzen ve plandan yoksun inşa edilmiş, sonraları ona benzetilerek yaratılacak olan kentler için bir model oluşturana değin gelişmiştir. Antoninus hanedanlığı zamanında Roma’nın nüfusu, yaklaşık iki milyona ulaşmıştır. Bu dönemde varsıllar görkem, yoksullar sefalet içinde yaşıyorlardı; günümüze ulaşan ‘mahalle’ o dönemde doğmuştur.
Ancak kent, onu kuran insanoğlu tarafından defalarca yerle bir edildi. Söylenceye göre, Neron Roma’yı yaktı; ama Roma, yeniden inşa edildi ve yaşamına şimdi de devam ediyor. Tarihte birçok kente ibret olan tek kent olan Roma’nın geçmişi yıkıntılar arasında yaşamını sürdürür. Bu yönüyle de kuşkusuz, ölümsüz bir kenttir Roma.
Berlin ve Havana gibi kentler, savaşlar veye yöneticilerin kayıtsızlıkları sonucunda yıkılmıştır. Gerçekten de Havana, bugün harap bir kent görünümündedir; Berlin örneğindeki gibi havadan değil, içten gelen bir yıkımdır bu. Ama Berlin, yangından sonraki eski Roma’da olduğu gibi yeniden inşa edilmiştir. Havana ise, harabeler arasında, tuhaf bir güzelliğin bekçiliğini yapar. Yine de, Horatius’un söylediği gibi; “korkutamaz gözümü benim, yıkıntılar…”
G. Cabrera Infante: Şehirler Kitabı


